BAŞKALDIRAN SİNEMA


“Gerçekten cevaplanması gereken bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.”
Sisifos Söyleni

Yaşamın anlamsız olduğu yargısına varınca insan geriye tek bir sorun kalıyordu: neden intihar etmemeliyim? 2. Dünya Savaşının başında Albert Camus bu sorunu Sisifos Söyleni’nde Antik Yunan mitolojisine inerek cevaplamaya çalışmıştır. Camus Sisifos üzerinden saçmalığın, farkındalığının tarihsel gelişimini anlatırken  Başkaldıran İnsan’la (Homo Reveltus) insanın varoluşunun temellerini başkaldırmayla somutlaştırmıştır. Bu başkaldırıyı da kölenin efendisine başkaldırışından alıp, iktidar organına başkaldırıya, iktidardan da doğa üstüne, Tanrıya başkaldırıya kadar genişletmiştir. Camus kendini varoluşçu olarak tanımlamamasının nedeni düşüncesini sınırların içine hapsetmeme isteğinden kaynaklanıyordu. Dönemin en yoğun tartışması “Varoluşçuluk bir hümanizmadır.” diyerek varoluşçu olduğunu açıklayan Sartre ile Camus arasında geçiyordu. İkisi de kişinin dünyaya atılmış, fırlatılmış olduğunu düşünürken, Camus bu terk edilmişlik ve yalnızlıktan kurtuluşun başkaldırıda olduğunu vurguluyordu. Sartre ise sorumluluk kavramına vurgu yaparak bireyin yalnızca özgürlüğünden değil, bütün varoluştan sorumlu olduğunu söylüyordu. “Varoluş özden önce gelir.” diyen Sartre’a göre birey tasarıları, tercihleri ve eylemlerine göre varlığına bir öz kazandırır.

Yaşamın anlamsız olduğunu savunduğu için varoluşçuluk bir düşünce sistematiğinden çok dili tiksinme, bulantı, dönüşüm, başkalaşım, özgürlük olan bir ruh halidir diyebiliriz. Ritter’e göre, varoluşçuluk, “köklerinden kopmuş, temelini yitirmiş, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş, toplumda yabancılaşmış, mutsuz, huzursuz insan varlığını dile getiren bir felsefedir. bu felsefe daha çok toplum içinde yaşayan bireyin tehdit altında olduğu, günümüzle gelenek arasındaki bağlantının koptuğu, insanın anlamsız bir varlık haline geldiği ve kendi kendini yitirme tehlikesinin baş gösterdiği yerde”[1] ortaya çıkar. Özellikle savaş ve bunalım ertesi yılları bu çıkışın kesinleştiği  göze battığı dönemlerdir.

  Ritterin tanımı varoluşçuluğun 1930’larda ve 1940’larda  Avrupa’da özellikle Fransa’da öne çıkan bir düşünce akımı olmasını açıklıyor. Zira 2. Dünya Savaşı ardında yıkımın dışında bir de doğu ve batı bloğu olarak ayrılan iki kutuplu Dünya bırakmıştı. İnsanlar savaşın yarattığı travmayı atlatamadan kendilerini sosyalist ve kapitalist olarak ayrılan iki ayrı düzenin içinde bir birleriyle mücadele ederken buldular. Dünya son 30 yılda 2 Dünya savaşı ve bir büyük buhran yaşamıştı. Yaşanan büyük ve ani toplumsal dönüşümlerin ve sanayileşmenin insanı metalaştırmasının etkisiyle ortaya çıkan kimlik bunalımları da hayatın anlamsızlığı düşüncesini daha da belirgin kılıyordu. Şimdiyse her an yeni bir Dünya savaşı ihtimali, üstelik nükleer silahlarında içinde olduğu bir savaş ve bu savaşın Avrupa’da olacağı endişesi toplumu umutsuzluğa itiyor ve günün her anını kaygı içinde geçirmelerine yol açıyordu. Avrupa açısından bu kaygının topluma etkisi büyüktü. Bu kimlik bunalımı ve ölüm kaygısı içinde kendi biricik varlığını duyumsayan insan kendini metalaştıran  yapılardan sıyrılıp kendisini diğer insanlardan farklı kılan otantik varoluşunu yaşama isteği duyuyordu. Bu da özellikle eğitim görmüş orta sınıf için üretmeyle yani sanatla mümkündü. Bu düşünceler savaş sonrası Avrupa’da oldukça yaygındı. Başıboş, derbeder, anı yaşamaya dayalı, Fransızca tabirle bohem hayat tarzı bu düşüncenin oluşturduğu bir yaşam şekliydi. Günlük hayatta beyninin içinde fırtınalar kopan insan bazen en kolay görünen işi bile yapacak enerjiyi bulamıyordu kendinde. “Her sabah yataktan kalkmak çok daha şaşırtıcı, fakat bu güven veren bir  duygu değil,  kimi zaman tiksinti uyandıran bir garabet.”[2] “Bu yataktan kalkma işi insan iradesinin de üstüne çıkıyor galiba.[3] George Orwell’in ‘Londra ve Paris’te beş parasız’ eserinde dönem Fransa’sında yaşadığı bohem hayatı anlatmıştır.

Varoluşçu düşüncenin savaş sonrası Amerika kıtasında vücut bulduğunu söylemek çok doğru olmaz. Bunda çeviri eksikliğinden başka varoluşçu düşüncenin ‘mantıksızlığı’ da etkiliydi. Özellikle pozitivist bir düşüncenin geleneğinde yetişen Amerikan halkı için kavranması zordu. Ancak aynı yabancılaşma ve otantik varoluş isteğinin izleri Amerikan halkında da vardı. Allen Gingsberg’in ‘Uluma’ şiiri ve Jack Kerouac’ın Yolda kitabıyla başlayan Beat kuşağında varoluşçuluğun izlerini görmek mümkündü. Beat kuşağı “Amerikan Rüyası” ve McCarthy tarzı disiplin ve toplumu şekillendiren cinsel ve ahlaksal normlara bir tepki olarak doğmuştu. Beat akımı, varoluşçu felsefe gibi kişinin biricikliğine ve otantik yapısına vurgu yaparken, onun kendini tanımasının toplumun dayattığı kavramsal yapılar ve sosyal normlardan sıyrılmasıyla mümkün olduğunu belirtmiştir. Ancak Beat kuşağının bunu yeni ve farklı uyuşturucular deneyimleyerek yapması akımın sadece şekli olarak varoluşçu bir karakteri olduğunu gösteriyor. Ann Fulton, Amerikalıların Sartre’ın bahsettiği Paris’in bohem hayatını onun felsefi doktirini olarak aldığını ve varoluşçuluğun bir düşünce akımı olmaktan çok yaşam şekli olarak benimsendiğini söylüyor. Zira Beat sanatçıları arasında Sartre’ın “insan bağlanmak için özgürdür, ama özgür olmak için bağlandığı zaman özgürdür.” sözü vurgulanırken burada bağımlılıktan genel olarak uyuşturucu bağımlılığı anlaşılıyordu. Beat akımı sonraları daha çok uzak doğu mistisizmine kayacaktır.

 Edebiyat alanında Beat akımı öne çıkarken sinemada ise yabancılaşma teması etrafında ‘Amerikan Rüyası’nı ve bu ideal etrafında oluşturulan kurumları, onları korumaya yönelik kurulan kodları metafora dayalı temsiller etrafında genelde bu ideale neden yabancılaşıldığını anlatmaya çalışıyordu. Özellikle 60’lar Amerikan Revizyonist filmlerinde bu metafora dayalı anlatım tarzını yaygın bir şekilde görüyoruz.[4]

"what we've got here... is failure to communicate"
Cool Hand Luke filmi Luke’ın park direğine zarar vermesiyle ve sonrasında hapise atılmasıyla başlıyor. Eski bir savaş kahramanı olan Luke boynuna askeri künyenin yerine bira açacağını takarak kendini yaşamın gelip geçiciliği düşüncesi içinde bohem bir hayat tarzını benimsemişti. Hapishanenin amacı ise onu tekrardan toplumla ve onun ahlak normlarıyla uyumlu bir vatandaşa, sistemin işleyen bir dişlisi haline dönüştürmektir. Bu amaçla da devletin bir kurumu olan hapishane, çalışan görevliler ve uygulanan yöntemlerle bir bakıma mahkumların kafasında devlet imgesini oturtmaya çalışıyordu.

Bu ciddiyet ve resmiyet ortamının en büyük düşmanı ise onun otoritesini yadsıyan ve alaya alanlardır. Bunu hapishane görevlisinin mahkumlara görev ve sorumluluklarını bir makine gibi anlatırken Luke’un onu alaya alan taklidi ve müdürün buna verdiği tepkide görebiliriz. Belki de yıllardır aynı işi yapıyor olması görevliyi makineleştirmişti ama bir kelimeyi ya da bir cümleyi vurgulu ve tekrarlı söylemek genelde karşısındakinin bilinçaltına yerleştirmek için uygulanan bir yöntemdir ve Luke bunu askerde öğrenmiştir.

Hapishanede bulunan mahkümler içinde de bir hiyerarşik düzenin olması devlet imgesinin toplumda bir yansımasını gösteriyor. Filmde ana karakterin felsefesi A. Camus’un Başkaldıran İnsan adlı eseri ve Camus’un “absürd” felsefesine bağlı oluşturulduğu göze çarpıyor. A. Camus’un ‘dizleri üzerinde yaşamaktansa ayakları üzerinde ölmeyi tercih eden[5]’ başkaldıran insanıyla Luke’un Dragline ile yaptığı boks maçında yaşanan benzerlik dikkat çekicidir. Dragline’ın Luke’u rahat yeneceği düşüncesiyle kavgayı izlemeye gelen mahkumlar, Luke’un ısrarlı direnişi ve her seferinde ayağa kalkmaya çalışmasıyla eğlenme amaçlı gelen izleyicilere yapılan dövüşün saçmalığını kavramalarını sağlamıştır. Bir süre sonra zaten sıkılan insanlar koğuşa dönerken, Dragline’da pes edip koğuşa dönmüştür. Aynı başkaldırıyı annesinin cenazesine katılmak için hapishaneden kaçışında görüyoruz. Luke için cezasının 2 sene sonra bitecek olmasının bir önemi yoktu, önemli olan o an ne isteğidir.

Dragline ile yağmura yakalandıklarında umursamaz tavırları ve Tanrıya sorular sorması ve onu yargılayan bir üslupla Tanrı otoritesini reddetmesi, Camus’un ‘Başkaldıran İnsan’da bahsettiği doğaüstü başkaldırı olarak görülebilir. Zira Luke’un Tanrı’yla doğrudan iletişim kurması ve onu hor gören tavrı Ateist bir başkaldırma ve ret değil Camus’un bahsettiği gibi insan olarak kendisine verilen koşula bir karşı çıkıştır. Dragline’ın Tanrıyla ikili iletişimden kaçınıp sorularını Luke’a yöneltmesi ise ayrı bir dikkat çekici konudur. Camus’a göre Başkaldıran İnsan, kutsaldan önce ya da sonra yer alan, bütün yanıtların insansal, yani usa uygun olarak belirlenmiş olduğu bir düzen isteyen insandır. Bu andan sonra yöneltilen her soru, her söz başkaldırmadır. Oysa kutsalın evreninde her şey yargılama eylemidir. Böylece insan kafası için ancak iki evren, yani kutsalın (ya da Hristiyanlığın diliyle yargılamanın) evreni ile başkaldırmanın evreni bulunabileceği gösterilebilir.

Filmde genel olarak Luke üzerinden absürdün irdelendiğini görüyoruz. Davranışlarının mantık içinde açıklanamayışı  aklın ve onun kurduğu düzenin egemenliğine başkaldıran Luke’un genel karakterini oluşturuyor. Luke’u mahkumlar arasında çekici kılan da bu, her an mantık sınırlarının dışına çıkabilme rahatlığıdır. Zaten ‘Cool hand’ lakabını da elinde hiçbir şey olmamasına rağmen pokerde rest çekmesiyle karşısındakinin pes etmesi sonucu kazanmıştır. “sometimes nothing can be a real cool hand”

Luke’da  yer yer mitolojik kahraman Sisifos’un etkilerini de görüyoruz. Yumurta yeme sahnesinde Luke’un da kimsenin 50 yumurta yiyemiyeceğini bilmesine rağmen böyle bir iddiaya girmesi Antik Yunanda Tanrılar tarafından cezalandırılan ve bir kayayı tepeye çıkarmakla görevlendirilen Sisifos’u hatırlatıyor. Sisifos kayayı tepeye her çıkarışında kaya tekrar aşağıya iniyor. Sisifos her seferinde heyecan içinde inip kayayı tekrar çıkarmaya çalışıyor. Camus ‘absürd’ düşüncesini de bizim için saçma ve boşuna olan hayatın, Sisifos için bir yaşam kaynağına dönüşmesinin üzerine kuruyor. “Yaşama nedeni denilen şey, aynı zamanda çok güzel bir ölme nedenidir de.[6]Luke’un her seferinde yakalanmasına rağmen tekrardan kaçma girişiminde bulunması, 2 yıl olan cezasının bu yüzden sürekli artması, Luke için yaşama nedeni olan annesi,  aynı zamanda onun için bir ölme nedeni oluyor.
Filmde ki sahnelere toplumsal, psikolojik, politik açıklamalar getirilmesi, bazı sahnelerin birden çok anlamı taşıması bakımından filmin modern bir İncil niteliği taşıdığını söylemek mümkündür. Zaten bazı sahnelerde Luke’un duruşunda ki İsa benzerliği açık bir şekilde göze çarpıyor. Yumurta sahnesinin sonunda Luke’un masada yatarken çarmığa gerilmiş İsa gibi durması vb.  Luke için İsa’nın reankarne olmuş hali demek yerine onun modernize olmuş hali demek daha doğru olur. İsa’nın zamanında en büyük sorunsal kötülük ve nefretti ve İsa buna karşı iyilik ve bağışlayıcılıkla özdeşleşmiştir. Oysa Luke’un çağının en büyük sorunu olarak kontrol, otorite, baskı, akıl egemenliği görülmüş ve Luke bunlara karşı absürdle ve başkaldırıyla özdeşleşmiş modern bir peygamber görünümündedir. Ayrıca İsa’nın şevkat dolu tebessümünün yerini de Luke’un sinsilik dolu pis sırıtışı almıştır.

Luke’un yönetimin baskı ve şiddetine dayanamayıp özür dilediği sahne ve ardından bir itaat timsaline dönüştüğü sahnelerde mahkumların Luke’a karşı tepkileri ve yüzlerinde ki hayal kırıklığını kafalarında oluşturdukları kurtarıcı imgelemiyle açıklayabiliriz. Son kaçışın ardından Dragline’ın ne yapacağı konusunda sürekli Luke’a sorular sorması, “şimdi ne yapacağız” diyen Dragline’ın da Luke kurtarıcı olarak gördüğünü gösteriyor. Luke herkes kendi yoluna gidecek deyince sıkıcı bir aile yaşamı olduğunu hatırlayan Dragline kalan cezasını çekmek için teslim olmaya gider. Dragline’ın sonrasında Luke’un hayatının korunması üzerine anlaşıp onun yerini söylemesi, bize İsa’ya ihanet eden Judas’ı anımsatmıştır. Luke’un kliseden çıkarken hapishane müdürünün sık kullandığı sözü alaycı bir gülümsemeyle söylemesi ve ardından klisede vurulması modern İsa metaforunu tam olarak oturtmuştur. Dragline’ın anlık bir öfkeyle Luke’u vuran, siyah gözlüğüyle film boyu gölgede durup gözlüğünü çıkarmayan, devletin karanlık yönünü simgeleyen, adama saldırması, adamın gözlüğünü düşürmesiyle gözlerinde görülen dehşet ve korku ve Dragline’a karşı koyamaması iktidarın silahını düşürdüğünde aslında tamamen savunmasız kaldığını gösteriyor. Ardından kameranın yavaşça yukarı doğru çıkmasıyla film bitiyor. Son sahneye kadar özellikle oyuncuların yüzleri, mimikleri sinemada “anı yaşamak” ve anlık tepkileri aktarmak için kullanılan yeni dışavurumcu film tekniklerindendir.[7]

Sonuç olarak Albert Camus’un Başkaldıran İnsan eserinin orijinal adı “l’homme revolte”dir. Camus bu ismi seçerken insanlığın evrimsel sürecini açıklamada kullanılan Latince ‘homo’yu göz önüne alıp ona bir atıfta bulunmuş ve Başkaldıran İnsanı, insanlığın evriminin bir üst süreci olarak tasarlamıştır. Cool Hand Luke filminde ise Luke, duruşu, tavrı ve tepkileriyle bu üst sürecin bir peygamberi gibi sembolleştirilmiştir. Dragline’ın daha sonra çocuklarını Luke’u anlatması, onu anlatırken kullanılan mübalağa, Luke’un efsaneleştirildiğini ve felsefesinin bu efsane üzerinden aktarılıp, yayıldığını gösteriyor. Luke’un tavrından taviz vermemesi, kararlılığı Luke için başkaldırmanın bir değer yargısı durumunda olduğunu gösteriyor. Hatta uğruna ölünen bir değer. Bu açıdan Luke’un kendi varoluşunu bu değere adadığını söylüyebiliriz. Camus “(absürdü) garipliği kavramış bir düşüncenin ilk ilerlemesi bu garipliği bütün insanlarla paylaştığını ve dolayısıyla acı çektiğini anlamaktır. Bir tek insanın çektiği dert ortak salgın olur.[8] Yani Luke  absürdü kavrarken ve benimserken aynı zamanda tüm varoluşun acısını üstlenmiş olur, bu acı İsa’nın tüm insanlığın günahının acısını çekmesi gibidir. Bunu da ancak yayarak tüm insanlığın ortak salgınına dönüştürebileceğini yani kendi takipçierini değil ancak yeni modern İsa’lara yol açabileceğini söylüyor. “

1968 yılında patlayan gençlik hareketi ve hareketin bu kadar hızlı bir şekilde geniş kitlelere yayılması büyük umutlar doğurmuştu. Her ülkenin kendi iç dinamikleri doğrultusunda yayılan hareket sonrasında benimsenen ortak kültürel değerlerle evrensel bir nitelik kazanmıştı.

Sartre’ın Bulantı’sı Camus’un Yabancı’sı Willem Reich’in Dinle Küçük Adam’ı Herman Hesse’nin Bozkırkurdu gibi varoluşçu yazarların eserleri kendine yabancılaşan gençler için çıkış noktası olup onları bir arayışa sürüklerken bu ruhsal arayışı LSD gibi yeni keşfedilen uyuşturucularla tatmin ederek hayatlarını anlık zevklerin üzerine kurmuşlardır. Bu açıdan hareket bir öz oluşturma arayışından çıkıp hiçliği benimsemeye dönüşmüş ve nihilist bir karaktere bürünmüştür. Hatta çoğu uzak doğu mistisizmine yönelmiş ve inanç ve değerler karşıtlığı olarak doğan hareket zamanla kendi değerleri etrafında  inanç fanatizmine dönüşmüştür. Bu noktada Luke (varoluşçuluk) için bir nevi Musa’nın trajedisi yaşanmış diyebiliriz.  Hareketin etkisini kaybetmesi de yükselişi gibi hızlı olmuştur.  Zincirlerinden sıyrılan insanlar Luke'un hapishaneden kaçışı gibi ne yapacağını bilemeyip tekrardan sisteme dahil olmuşlardır.

Diğer taraftan hareketin dinamiğini oluşturan ve ona şekil veren Beat kuşağı yazarları ise dönemin öne çıkan isimleriydi. Gençler arasında Allen Gingsberg’in şiirleri okunup bireyin kendi otantik özünü bulması için aklın sınırlarına çıkmak vurgulanırken, Jack Keruoac’ın Yolda kitabının etkisiyle beş parasız, otostopla ya da trenle uzun seyahatlere çıkılan politikadan uzak, yolculuğun ruhani boyutunun vurgulandığı bir yaşam tarzı benimseniyordu. Seyahatleri ve deliliği yücelten bu genç ‘Erasmuslar’ savundukları değerler etrafında kurdukları yaşam şekliyle aslında varoluşçuluğun çelişkisinden uzak, kendi içinde tutarlı bir hareketi oluşturuyorlardı.

“Hippie, bippie, vippie, yippie, yippie.”

Dönemin Hippie’lerinden  Abbie Hoffman ve arkadaşları ise dönemin depolitize olmuş hippilerine Vietnam savaşının toplumsal barışın önünde oluşturduğu engeli vurgulayıp, harekete savaş karşıtı bir nitelik kazandırmak istemişlerdi. Depolitize olmanın hippiliğin karakteristik özelliği olduğunu bilen Hoffman ve arkadaşları oluşturulan savaş karşıtı harekete “Yippie” diye ‘dahice’ bir ad vererek yeni bir hareket başlatmaya girişmişlerdir.

  2007 yılında gerçek olaylara dayalı bir animasyon belgesel olarak çekilen ‘Chicago 10’ filmi özellikle Hoffman ve arkadaşlarının çıkan olayların sorumlusu olarak  yargılanmaları ve mahkeme sürecinde Hoffman ve arkadaşlarının mahkemenin otoritesini yadsıdığı ve onu alaya aldığı olaylar anlatılıyor.

Gerek gösteriler sırasında gerekse mahkeme sürecinde yaşanan olaylarla Türkiye’de ‘Gezi Parkı’ eylemleri sırasında yaşanan olaylar arasında önemli benzerlikler kurmak mümkün. Chicago’da bir festival düzenleme fikriyle harekete geçen Yippie gençliği, valinin karşı çıkması sonucu parkı işgal etmeye (kamulaştırmaya) girişmişlerdir. Polisin göstericileri dağıtma çabası gençlerin alaycı ve umursamaz tavrı karşısında başarız olmuş. Daha sonra Parkı ani yapılan bir gece baskını ve yoğun gaz saldırısıyla boşaltabilmişlerdir. Polisin sert müdahalesi sonrası hareketin masumuyeti halk arasında daha da ilgi çekmesini ve destek bulmasını sağlamıştır. Mahkemede yaşananlar ise hareketin iyice yayılmasını sağlamıştır. Hatta mahkemenin sonunda Hoffman hakime “kısa sürede bu kadar insanı radikalleştirdiği için teşekkür edip,  ülkenin en büyük yippiesinin o olduğunu söylemiştir.

Hareketin Gezi Parkı gösterileriyle en çok benzerlik gösterdiği nokta park işgali, gösterinin barışçıl niteliği ve polis şiddeti dışında kullanılan, devlet otoritesini ve onun kurumlarını yadsıyan mizahi üsluptur. Otoriteye karşı mizahın etkisinden Cool Hand Luke filminde bahsetmiştik. Aynı mizahı üslup mahkeme sürecinde de sürdürülmüştür. Ciddiyeti ve saygınlığıyla kutsanan mahkeme salonunu ve hakimleri bir tiyatronun dekoru ve oyuncularına dönüştürmüştür. Başlangıçta 8 kişinin yargılandığı davada Amerikan Siyah Panter hareketinin önderlerinden Seagle’ın avukatını reddedip Amerikan yasalarına dayanarak kendi savunmasını yapmak istemesi ve gelişen olaylar sonucu Seagle’ın davasının ayrı görülmesş sebebiyle Şikago Yedilisi olarak bilinmiştir. Ama grup Seagle ile birlikte, mahkeme süresince mahkemeden yana tavır sergileyen, Hoffman’ın ‘domuz’  diye nitelediği avukatlarında hüküm giymesiyle  “Chicago 10” denilmiştir.

Mahkemede Seagle’ın kendi savunmasını yapma ısrarı ve Amerikan siyah hareketinin Yippie hareketine bakışı Türkiye’de ‘ana dilde eğitim ve ana dilde savunma hakkı’ isteyen Kürt hareketinin Gezi sürecine şüpheli yaklaşımıyla benzerdir. Türkiye de özellikle 80’ darbesinden sonra toplumsal hareket yoğun işkencelerle sindirilmiş, yalnızca sol görüşlü insanlar değil Kürtçe konuşanlar da hapse atılmış, uygulanan insanlık dışı işkenceler ve aşağılama yöntemleriyle kimliklerini zedeleyip Türkleştirilmeye çalışılmışlardır. Neo-liberal politikalara geçişi sağlayan“24 Ocak Kararları” hızla uygulamaya konulurken, hazırlanan darbe anayasasıyla yoğun bir birlik, beraberlik, millet, Türklük vurgusu yapılarak darbe dönemi uygulamalar daha sonra da devam etmiştir. Uygulanan sert yöntemler dağa çıkan Kürt sayısını artırıp onları daha da radikalleştirirken, darbenin üzerinden bir silindir gibi geçip sildiği Türk solunda Kürtlere destek olan küçük bir azınlık ise terörist, hain gibi damgalarla hapse atılmış ya da dışlanmıştır. Doğuda artan çatışmalar batıda Kürt karşıtı söylemi güçlendirmiş ve oraya göç etmek zorunda bırakılan Kürtlere ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmesine yol açmış. İzlenen kutuplaştırma politikaları aynı coğrafya içinde yıllardır yaşayan iki  halkı bir birine yabancılaştırmıştır.

Gezi sürecinde şüpheli duruşta, Amerikan Siyah hareketinin Hippie hareketine bakışı da hareketin burjuva nitelikli olduğu düşüncesinden kaynaklanıyor. Ancak gerek Yippie hareketi gerekse Gezi hareketi Siyahlara ve Kürtlere karşı oluşan önyargıyı kırmada etkili olmuştur. Özellikle gösteriler sırasında ki polisin sert müdahaleleri iki halkın empati kurabilmesini sağlamıştır.

“Şavata’dan Hakkâri’ye yol bilmezem
Gurban olam, çaresi ne, hooy babooov?/
Bebek yanir, bebek hasda, bebek ataş içinde
Ben fakiro, Ben hakiro
 Dohdor ilaç, çarşı bazar tam-takiro
Gurban olam bu ne işdir hooy babooov!
Çoçiğ ağliir,  çoçiğ öliir, geçit vermiy Zap Suyu
 Parasizo, Çaresizo
Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah, yolsizo
Bu ne haldır, bu ne iştir hooy babooov!
Gara dağda gar altında ufağ ufağ mezerler/
Yeddi ceset hetim hetim Zap Suyu’nda yüzerler
Hökümata arz eylesem azarlar...”
Devrimci Gençlik Köprüsü 80’ öncesinde Türklerin Kürtlere ve Kürt hareketine bakışını kavramak açısından önemli bir film. Günümüzde 3. Köprü tartışmaları etrafında inşaatına başlanırken, bundan 40 yıl önce Boğaz Köprüsü tartışmalarının olduğu dönemi Türkiye’sini anlatıyor film. Köprünün ileriye dönük yaratacağı katliam ve doğacak yeni köprü ve yol ihtiyacının kapitalist niteliğine vurgulayan gençler, o dönem Hakkari’de yerel bir gazetenin  Şavata köylülerinin Zap suyunu telle geçtiğini haber yapması özellikle sol çevrelerde tartışma yaratmıştı. Fatma Girik’in başrollerinde oynadığı zap suyunu telle geçmeye çalışan hamile bir kadını konu alan film geniş bir tartışma yaratmış ve gençler “Boğaza değil, Zap’a köprü” isteği etrafında yoğunlaşmıştı.

Daha sonra akademik çevrelerde Zap suyuna köprü yapmak için küçük çaplı bir kampanya düzenlenmiş ve Abdi İpekçi’nin de kampanyaya gazetesi Milliyet’te yayınlayıp desteklemesiyle gereken malzeme kısa sürede temin edilmiş ve köprü inşaatına başlanmıştır. Film anı tarzı anlatımıyla o döneme ait görüntüler ve günümüzde yapılan röportajlardan oluşuyor. Bölgeye giden öğrencilerin yaşadığı deneyimlerle bölgede ki kürt halkının deneyimleri bir arada güzel bir üslupla anlatılmış. Bölgede ulus bilincinin oluşmasına engel olmak amacıyla yıllardır korunan feodal düzen ilgi çekici ve komik örneklerle anlatıldığını görüyoruz. Belgeselin sonunda köprünün inşaatında Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Mahir Çayan’ın çalıştığı gibi efsanelerle köprünün kutsanmasından da halen sürmekte olan feodalitenin izlerini görmek mümkündür.

“Equality is not a privilage”
1968 Hareketinin yeni toplumsal hareketlerin Dünya’da zirve yaptığı bir dönem olmuştu. Hareketin pasifist, çevreci, savaş karşıtı, ırk eşitlikçi gibi özelliklerine cinsiyet eşitlikçi kadın hareketi de dahil oluyor.

Made in Dagenham filmi son dönem çekilen 70’ler İngiltere’sini anlatan gerçek hikayeden uyarlanmştır.
Eşit ücret yasasının çıkışını gerçek bir hikayeden uyarlayarak abartıya kaçmadan etkili ve eğlenceli bir dille anlatıyor. Dagenham’da bir araba fabrikasında dokuma bölümünde çalışan kadınların vasıfsız işçi statüsünden yarı vasıflı işçi statüsüne geçmek için fabrika ve sendikayla yapılan görüşmeden sonuç alınaması üzerine 1 günlük grev kararı almasıyla başlıyor. Grevin o zamana kadar yapılan ilk kadın grevi olması kadınları heyecanlandırsa da grev beklenen etkiyi görmemiştir. Ertesi gün gönderilen uyarı  mektubunda kullanılan sert ve maskülen dil kadınları eşit hak talebiyle süresiz greve çıkma kararı almalarıyla bir hareketten çok bir başkaldırıya dönüşüyor.

Filmin öne çıkan önemli bir noktası ise kadın işçilerin feminen karakterinden taviz vermemeleri ve karşılaştıkları sorunları kadın dayanışmasıyla aşmalarıdır. Öyle ki hareketin önderliğini üstlenen Rita dahi kararlı duruşuna rağmen feminen karakterinden taviz vermemesi ve erkek örgütlenmesinde görülen otorite ve hiyerarşik ilişkiler hareketin tam bir sınıf ve dayanışma bilincine ulaştığını gösteriyor. Firmanın diğer fabrikalarında çalışan kadınlarının da greve katılmasıyla emeği vasıfsız olarak nitelenen kadınların firmanın üretimini durdurmaları önemli bir başarıdır. Sosyal güvence talebiyle yarı vasıflı statü isteğiyle başlayan hareket eşit hak talebine dönüşmüş ve ekonomik ve siyasi alanda krize yol açmıştır. Film gerilen bu siyasi ortamı anlatırken aynı zamanda dönemin çalışan kadının yaşam şartlarını ve kadını bastıran toplumsal normarı, kurumları kadın-erkek ilişkileri ve kadınların birbirleriyle olan ilişkileri üzerinden etkileyici ve eğlenceli bir mizahi tarzda anlatıyor.

Grevin uzamasıyla birlikte yaşam şartlarının zorlaşması, yaşanan ailevi çatışmalar ve karşılaşılan sorunlar, üretimi durduran kadınlara erkeklerin tepkileri ve kadınların bu sorunlara kolektif bir duruşla üstesinden gelme becerileri anlatılırken vahşi kapitalizm, sendika ağalığı ve erkek iki yüzlülüğü de açık bir dille eleştiriliyor. Erkeklerden bahsederken, harekete sonuna kadar destek olan ve Rita’ya yarı vasıflı değilde eşit hak, eşit ücret talebi konusunda ilham veren ve hareket süresince kendini sürekli geri planda tutan Albert’e ayrı bir parantez açmak gerekiyor.

Diğer bir nokta ise filmde “kötü” kadın karakterinin olmaması ve her karakterin yaptığı tercihleri kendi iç dinamiği doğrultusunda yapması, kadınlar arasında öne çıkan ya da arka plana itelen karakterlerin olmaması filmin önemli özelliklerinden biriydi. Fabrika müdürünün karısının Rita’ya onu yürekten desteklediğini söylemesi, hatta Rita’nın, Bakan Castle ile görüşmeye giderken onun kırmızı elbisesini giymesi,  ardından Rita’nın Bakanla görüşmeden çıkarken kıyafetler konusunda yaptığı sohbet kadınların feminen kimliklerini koruması ve bu kimliklerini erkek egemen yapıya karşı verdiği mücadelenin güzel bir dayanışma örneğini yansıtıyordu.

Verilen mücadele çıkarılan eşit hak yasasıyla başarıya ulaşıyor. Ancak ilerleyen yıllarda Orwell’in 1984’üne yaklaşırken artan grevler ve yüksek oranlı iş günü kayıpları, politik ve ekonomik tıkanmalara yol açıyordu. Keynezyen liberalizminin içinde bulunduğu bu krizlere karşı neo-liberal politikaları yaygınlaştıracak olan yeni sağ siyasetin öne çıkan ismi Margaret Thatcher’dı. Thatcher devletin ekonomik alandan çekilip siyasi alanda daha belirgin olacağı politikaları uygulayacak ve Reagen’la birlikte neo-liberal politikaların dünyada yayılmasında baş rolü oynuyacaktı. Dönemin sosyal, siyasal ve ekonomik haklarına en geniş biçimde yer veren İngiltere’de dahi Margaret Thatcher 80’ler boyunca baskıcı politikalarını artırarak sürdürdü. İngiltere’nin ilk ve tek kadın başbakanı olan Thatcher aynı zamanda uyguladığı neo-liberal poltikalarla İngiltere tarihinin en otoriter başbakanlarından biridir.

İlk izlediğimiz V for Vendetta filmi 1980’lerde Alan Moore ve David Lloyd'un çizdiği aynı adlı çizgi filmden uyarlanmıştır. Çizgi romanda Alan Moore M. Thatcher dönemi İngiltere’sini Nazi dönemi Almanya’sının benzer ad ve yapılarıyla Orwell’in 1984 romanı gibi 2020’lerde geçen bir disütopya içinde süper kahraman hikayesi anlatır. Ancak bu süper kahraman alışılmışın dışında otoriteye ve baskıya karşı mücadele eden ve toplumsal hareketi de bu mücadeleye dahil eden bir süper kahramandır.

Çizgi romanında çok daha geniş bir altyapısı olan hikayenin belki de %50'lik kısmı filme yansıtılabilmiş diyebiliriz.  Çizgi romanda terör eylemleri düzenleyen bir anarşist olan V,  filmde intikam için hayatını adıyan romantik bir kahramana dönüşmüştür. Bunda reyting kaygısının dışında senaristler hikayeyi 2 saatlik zaman dilimine sığdırabilmek için daha basit,  kısa ve öz anlatmayı seçmişler diyebiliriz.

“Rememberremember, the Fifth of November”
Film İngiltere'de 1605 de parlamento  binasını havaya uçurmaya çalışan Guy Fawkes'un arkadaşının  ihbar etmesi sonucu yakalanması ve ardından idam edilmesini çıkış noktası olarak alır ve son 20 yılını 400 yıllık bu yarım kalmış işi tamamlamaya  adayan maskeli bir yeraltı kahramanını anlatıyor.  Film gelecekteki İngiltere'de geçiyor. Terör, savaş ve bir virüsün pandemim halinde tüm ülkeyi vurmasıyla kaybedilen 100 bin insanın akabinde felaketin ortasında kalmış insanlar, bütün halkların yapabileceği bir şeyi yapıyorlar: güvenlik arıyorlar. Korku ve paniğe kapılan insanlar çaresiz ona en çok güvenlik sağlayana  yani Hobbes'un Leviathan'ına otoriteyi devrediyorlar. General Sutler ihtiyac duyulan birlik ve beraberliği sağlarken aynı zamanda etkili bir polis teşkilatı kurarak ve medya kontrolünü elinde bulundurarak ülkede Nazi Almanya'sını çağrıştıran bir atmosfer oluşturmuştur.

V şiddetin iyi amaçlar için de kullanılabileceğini düşünen ve terör eylemleri düzenleyen bir kahramandır.  Geçmişte Larkhill toplama kampında yapılan deneylerde beklenmeyen bir kaza sonucu insanüstü bir hızı,  çevikliği,  zekası ve gücü olmuştur. Hedefinde şehrin sembolü olmuş yerler vardır.  Yıkımı,  patlamayı görsel ve müzikal bir şölen olarak gören V yaptığı işe sanatsal bir boyut katmıştır.  Sanatın algıları yıkan işlevini sistemle özdeşleşmiş yapılara yöneltmiştir. “Bina nasıl bir sembolse, onu yıkma eylemi de bir semboldür. Sembollere anlam kazandıran insanlardır. Tek başlarına semboller anlamsızdır ama yeteri kadar insanla bir binayı havaya uçurmak dünyayı değiştirebilir.” Nihai amacı ise 5 Kasım günü meclis binasını yıkıp gücü tekrar sahibine yani halka devretme peşindedir.

O zamana kadar  ki sürede de,  geçmişte Larkhill'de (toplama kampında)  yaşadıklarının intikamını almak için  kampla bağlantısı bulunanları öldürüp,  intikamını almak peşindedir. Kampta görevli insanların,  patlama sonrasında yüksek mevkilere yükselmesinden sistemin yozlaşmışlığını anlayabiliyoruz.  Filmin ilerleyen dakikalarında Shutler'i iktidara getiren etkenlerde kampta yapılan deneylerin bağlantısı olduğunu virüs salgının kasıtlı düzenlendiğini görüyoruz.  

 Bu açıdan V meclis binasını yıkarak,  1605 yılında Guy Fawkes'ın yarım bıraktığı işi tamamlarken aynı  zamanda  Larkhill'de kendine yapılanların da intikamını almış olacaktı. Bir ofis çalışanı olan Evy'le yaşadıkları ve onu korkularıyla yüzleştirmek ve özgürleştirmek için kullandığı yöntemler tartışmaya açıktır. Ancak düşüncenin içine hapsolduğu kafesten çıkarmak amacıyla kullanılan yöntemler bazen felsefeyle,  sorgulamayla olurken bazen beyin kimyasına zarar veren bir uyuşturucla olabiliyor bazen de filmde V'nin yaptığı gibi yaşatılan bir travmayla oluyor.  Aslında hepsinde yaşanan şey bir bakıma travmadır diyebiliriz,  doğrularımızı sorguluyoruz ve bunları yeniden oluşturuyoruz. 

İlk anlattığım Cool Hand Luke filminde Luke sadece kendi varoluşsal sorununu çözmek ve sistemden uzaklaşmak istiyordu, hiçbir şekilde kahramanlığa ve insanlara bir umut olmaya çalışmıyordu. V ise, insanlara bir umut vermeyi düşünürken, aynı zamanda bir de anti-kahraman profili çiziyor. Guy Fawkes’un eyleminden ilham alıyor, insanları kölelikten kurtarmak, özgürlüklerinin önünü açmak ve onlara bir ümit vermek istiyor. Baş karakterlerinin bu özelliği iki filmin arasındaki en keskin ayrım aslında.

Son sahnede tüm halkın aynı maske ve kostümle meydana çıkmalarını da bir çok açıdan yorumlayabiliriz. Öncelikle bu hareket V'yi korumak için yapılan bir "Kara Murat benim!"  davranışından çok kurulan güvenlik kameraları, izleme sistemleri içinde kimliklerini gizleme ihtiyacı içinde kullanılmış bir yöntemdir.  Meclis binasının yıkımından sonra insanların maskelerini çıkarmaları da sistemin çöküşüyle artık kimliklerini gizleme ihtiyacı duymadıklarını gösteriyor. Aynı yöntem "Kara Blok"[9] taktiği altında 80'lerde Almanya'da otonom hareketlerde ve 1999'da ilk kez Küresel kapitalizm karşıtı eylemlerde kullanılmaya başlanmıştır. Kara Blokta amaç farklı renk,  ırk,  cinsiyetteki insanların siyah giysiler içinde kendilerini kimliksizleştirerek  ve ortak harelet ederek güvenlik birimlerini zor durumda bırakmaktır. 2007'den beri de Yunanistan'da ki eylemlerde anarşistler arasında kullanılmaktadır.
 Ayrıca V'nin "Bu maskenin ardında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var, ve fikirlere kurşun işlemez!"  sözü ve Evy'nin V öldükten sonra müffettişin "Kimdi bu adam?"  sorusuna "Edmond Dantes’di. Ve babamdı. Ve annemdi. Kardeşimdi. Arkadaşımdı. Sendi… Ve bendi. Hepimizdi."  demesi,  V'nin bir kişi ya da bir kimlikten  çok bir düşüncenin simgesi olduğu mesajını veriyor.  İnsanların V kostümleriyle meydanlara çıkması da V'yi başkaldırıyla özdeşleştirdikleri ve başkaldırıyı da kendilerinden üstün bir değer kıldıkları klasikleşmiş bir "I'm Spartacus!"[10] sahnesidir. Bu simgenin de dünyanın  birçok yerinde maskesiyle sisteme başkaldırılan eylemlerle özdeşleşmesi,  tüm insanlığın ortak simgesine haline dönüştüğünü gösteriyor.
"Gündelik acımızda başkaldırma, düşünce düzeyinde, ‘cogito’nun gördüğü işi görür. İlk kesinliktir. Ama bu kesinlik bireyi yalnızlığından çekip alır. İlk değeri bütün insanlar üzerine kuran bir ortak noktadır. Başkaldırıyorum öyleyse varız.”[11]










Bibliyografya


[1] Joachim Ritter,  Varoluş  Felsefesi, çev. Hüseyin Batuhan, 1954, s. 4-10.
[2] Franz Kafka,  Milenaya mektuplar,
[3] Franz Kafka,  Milenaya mektuplar
[4] Michael Ryan & Douglas Kellner,  Politik Kamera, s. 46
[5] Albert Camus,  Başkaldıran İnsan,  s, 15
[6] Albert Camus,  Sisifos Söyleni,  s, 16
[7] Michael Ryan &  Douglas Kellner,  Politik Kamera,  s, 47
[8] Albert Camus,  Başkaldıran İnsan, 
[9] Kara Blok,  http://www.ainfos.ca/03/aug/ainfos00243.html
[10] Spartacus,  1960
[11] Albert  Camus,  Başkaldıran İnsan,  s,25

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Avuç içi Hikayesi