BAŞKALDIRAN SİNEMA
“Gerçekten cevaplanması gereken bir
tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda
bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.”
Sisifos
Söyleni
Yaşamın
anlamsız olduğu yargısına varınca insan geriye tek bir sorun kalıyordu: neden
intihar etmemeliyim? 2. Dünya Savaşının başında Albert Camus bu sorunu Sisifos
Söyleni’nde Antik Yunan mitolojisine inerek cevaplamaya çalışmıştır. Camus
Sisifos üzerinden saçmalığın, farkındalığının tarihsel gelişimini
anlatırken Başkaldıran İnsan’la (Homo
Reveltus) insanın varoluşunun temellerini başkaldırmayla somutlaştırmıştır. Bu
başkaldırıyı da kölenin efendisine başkaldırışından alıp, iktidar organına
başkaldırıya, iktidardan da doğa üstüne, Tanrıya başkaldırıya kadar
genişletmiştir. Camus kendini varoluşçu olarak tanımlamamasının nedeni
düşüncesini sınırların içine hapsetmeme isteğinden kaynaklanıyordu. Dönemin en
yoğun tartışması “Varoluşçuluk bir hümanizmadır.” diyerek varoluşçu olduğunu
açıklayan Sartre ile Camus arasında geçiyordu. İkisi de kişinin dünyaya
atılmış, fırlatılmış olduğunu düşünürken, Camus bu terk edilmişlik ve
yalnızlıktan kurtuluşun başkaldırıda olduğunu vurguluyordu. Sartre ise
sorumluluk kavramına vurgu yaparak bireyin yalnızca özgürlüğünden değil, bütün
varoluştan sorumlu olduğunu söylüyordu. “Varoluş özden önce gelir.” diyen
Sartre’a göre birey tasarıları, tercihleri ve eylemlerine göre varlığına bir öz
kazandırır.
Yaşamın
anlamsız olduğunu savunduğu için varoluşçuluk bir düşünce sistematiğinden çok
dili tiksinme, bulantı, dönüşüm, başkalaşım, özgürlük olan bir ruh halidir
diyebiliriz. Ritter’e göre, varoluşçuluk, “köklerinden kopmuş, temelini
yitirmiş, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş, toplumda yabancılaşmış, mutsuz,
huzursuz insan varlığını dile getiren bir felsefedir. bu felsefe daha çok
toplum içinde yaşayan bireyin tehdit altında olduğu, günümüzle gelenek
arasındaki bağlantının koptuğu, insanın anlamsız bir varlık haline geldiği ve
kendi kendini yitirme tehlikesinin baş gösterdiği yerde”[1]
ortaya çıkar. Özellikle savaş ve bunalım ertesi yılları bu çıkışın
kesinleştiği göze battığı dönemlerdir.
Ritterin tanımı varoluşçuluğun 1930’larda ve
1940’larda Avrupa’da özellikle Fransa’da
öne çıkan bir düşünce akımı olmasını açıklıyor. Zira 2. Dünya Savaşı ardında
yıkımın dışında bir de doğu ve batı bloğu olarak ayrılan iki kutuplu Dünya
bırakmıştı. İnsanlar savaşın yarattığı travmayı atlatamadan kendilerini
sosyalist ve kapitalist olarak ayrılan iki ayrı düzenin içinde bir birleriyle
mücadele ederken buldular. Dünya son 30 yılda 2 Dünya savaşı ve bir büyük
buhran yaşamıştı. Yaşanan büyük ve ani toplumsal dönüşümlerin ve sanayileşmenin
insanı metalaştırmasının etkisiyle ortaya çıkan kimlik bunalımları da hayatın
anlamsızlığı düşüncesini daha da belirgin kılıyordu. Şimdiyse her an yeni bir
Dünya savaşı ihtimali, üstelik nükleer silahlarında içinde olduğu bir savaş ve
bu savaşın Avrupa’da olacağı endişesi toplumu umutsuzluğa itiyor ve günün her
anını kaygı içinde geçirmelerine yol açıyordu. Avrupa açısından bu kaygının
topluma etkisi büyüktü. Bu kimlik bunalımı ve ölüm kaygısı içinde kendi biricik
varlığını duyumsayan insan kendini metalaştıran
yapılardan sıyrılıp kendisini diğer insanlardan farklı kılan otantik
varoluşunu yaşama isteği duyuyordu. Bu da özellikle eğitim görmüş orta sınıf
için üretmeyle yani sanatla mümkündü. Bu düşünceler savaş sonrası Avrupa’da
oldukça yaygındı. Başıboş, derbeder, anı yaşamaya dayalı, Fransızca tabirle
bohem hayat tarzı bu düşüncenin oluşturduğu bir yaşam şekliydi. Günlük hayatta
beyninin içinde fırtınalar kopan insan bazen en kolay görünen işi bile yapacak
enerjiyi bulamıyordu kendinde. “Her sabah yataktan kalkmak çok daha şaşırtıcı,
fakat bu güven veren bir duygu
değil, kimi zaman tiksinti uyandıran bir
garabet.”[2]
“Bu yataktan kalkma işi insan
iradesinin de üstüne çıkıyor galiba.[3]”
George Orwell’in ‘Londra ve Paris’te beş parasız’ eserinde dönem Fransa’sında
yaşadığı bohem hayatı anlatmıştır.
Varoluşçu
düşüncenin savaş sonrası Amerika kıtasında vücut bulduğunu söylemek çok doğru
olmaz. Bunda çeviri eksikliğinden başka varoluşçu düşüncenin ‘mantıksızlığı’ da
etkiliydi. Özellikle pozitivist bir düşüncenin geleneğinde yetişen Amerikan
halkı için kavranması zordu. Ancak aynı yabancılaşma ve otantik varoluş
isteğinin izleri Amerikan halkında da vardı. Allen Gingsberg’in ‘Uluma’ şiiri
ve Jack Kerouac’ın Yolda kitabıyla başlayan Beat kuşağında varoluşçuluğun
izlerini görmek mümkündü. Beat kuşağı “Amerikan Rüyası” ve McCarthy tarzı
disiplin ve toplumu şekillendiren cinsel ve ahlaksal normlara bir tepki olarak
doğmuştu. Beat akımı, varoluşçu felsefe gibi kişinin biricikliğine ve otantik
yapısına vurgu yaparken, onun kendini tanımasının toplumun dayattığı kavramsal
yapılar ve sosyal normlardan sıyrılmasıyla mümkün olduğunu belirtmiştir. Ancak
Beat kuşağının bunu yeni ve farklı uyuşturucular deneyimleyerek yapması akımın
sadece şekli olarak varoluşçu bir karakteri olduğunu gösteriyor. Ann Fulton,
Amerikalıların Sartre’ın bahsettiği Paris’in bohem hayatını onun felsefi
doktirini olarak aldığını ve varoluşçuluğun bir düşünce akımı olmaktan çok
yaşam şekli olarak benimsendiğini söylüyor. Zira Beat sanatçıları arasında
Sartre’ın “insan bağlanmak için özgürdür, ama özgür olmak için bağlandığı zaman
özgürdür.” sözü vurgulanırken burada bağımlılıktan genel olarak uyuşturucu
bağımlılığı anlaşılıyordu. Beat akımı sonraları daha çok uzak doğu mistisizmine
kayacaktır.
Edebiyat alanında Beat akımı öne çıkarken
sinemada ise yabancılaşma teması etrafında ‘Amerikan Rüyası’nı ve bu ideal
etrafında oluşturulan kurumları, onları korumaya yönelik kurulan kodları
metafora dayalı temsiller etrafında genelde bu ideale neden yabancılaşıldığını
anlatmaya çalışıyordu. Özellikle 60’lar Amerikan Revizyonist filmlerinde bu
metafora dayalı anlatım tarzını yaygın bir şekilde görüyoruz.[4]
"what we've got here... is
failure to communicate"
Cool
Hand Luke filmi Luke’ın park direğine zarar vermesiyle ve sonrasında hapise
atılmasıyla başlıyor. Eski bir savaş kahramanı olan Luke boynuna askeri
künyenin yerine bira açacağını takarak kendini yaşamın gelip geçiciliği
düşüncesi içinde bohem bir hayat tarzını benimsemişti. Hapishanenin amacı ise
onu tekrardan toplumla ve onun ahlak normlarıyla uyumlu bir vatandaşa, sistemin
işleyen bir dişlisi haline dönüştürmektir. Bu amaçla da devletin bir kurumu
olan hapishane, çalışan görevliler ve uygulanan yöntemlerle bir bakıma
mahkumların kafasında devlet imgesini oturtmaya çalışıyordu.
Bu
ciddiyet ve resmiyet ortamının en büyük düşmanı ise onun otoritesini yadsıyan
ve alaya alanlardır. Bunu hapishane görevlisinin mahkumlara görev ve
sorumluluklarını bir makine gibi anlatırken Luke’un onu alaya alan taklidi ve
müdürün buna verdiği tepkide görebiliriz. Belki de yıllardır aynı işi yapıyor olması
görevliyi makineleştirmişti ama bir kelimeyi ya da bir cümleyi vurgulu ve
tekrarlı söylemek genelde karşısındakinin bilinçaltına yerleştirmek için
uygulanan bir yöntemdir ve Luke bunu askerde öğrenmiştir.
Hapishanede
bulunan mahkümler içinde de bir hiyerarşik düzenin olması devlet imgesinin
toplumda bir yansımasını gösteriyor. Filmde ana karakterin felsefesi A.
Camus’un Başkaldıran İnsan adlı eseri ve Camus’un “absürd” felsefesine bağlı
oluşturulduğu göze çarpıyor. A. Camus’un ‘dizleri üzerinde yaşamaktansa
ayakları üzerinde ölmeyi tercih eden[5]’
başkaldıran insanıyla Luke’un Dragline ile yaptığı boks maçında yaşanan
benzerlik dikkat çekicidir. Dragline’ın Luke’u rahat yeneceği düşüncesiyle
kavgayı izlemeye gelen mahkumlar, Luke’un ısrarlı direnişi ve her seferinde
ayağa kalkmaya çalışmasıyla eğlenme amaçlı gelen izleyicilere yapılan dövüşün
saçmalığını kavramalarını sağlamıştır. Bir süre sonra zaten sıkılan insanlar
koğuşa dönerken, Dragline’da pes edip koğuşa dönmüştür. Aynı başkaldırıyı
annesinin cenazesine katılmak için hapishaneden kaçışında görüyoruz. Luke için
cezasının 2 sene sonra bitecek olmasının bir önemi yoktu, önemli olan o an ne
isteğidir.
Dragline
ile yağmura yakalandıklarında umursamaz tavırları ve Tanrıya sorular sorması ve
onu yargılayan bir üslupla Tanrı otoritesini reddetmesi, Camus’un ‘Başkaldıran
İnsan’da bahsettiği doğaüstü başkaldırı olarak görülebilir. Zira Luke’un
Tanrı’yla doğrudan iletişim kurması ve onu hor gören tavrı Ateist bir
başkaldırma ve ret değil Camus’un bahsettiği gibi insan olarak kendisine
verilen koşula bir karşı çıkıştır. Dragline’ın Tanrıyla ikili iletişimden
kaçınıp sorularını Luke’a yöneltmesi ise ayrı bir dikkat çekici konudur.
Camus’a göre Başkaldıran İnsan, kutsaldan önce ya da sonra yer alan, bütün
yanıtların insansal, yani usa uygun olarak belirlenmiş olduğu bir düzen isteyen
insandır. Bu andan sonra yöneltilen her soru, her söz başkaldırmadır. Oysa
kutsalın evreninde her şey yargılama eylemidir. Böylece insan kafası için ancak
iki evren, yani kutsalın (ya da Hristiyanlığın diliyle yargılamanın) evreni ile
başkaldırmanın evreni bulunabileceği gösterilebilir.
Filmde
genel olarak Luke üzerinden absürdün irdelendiğini görüyoruz. Davranışlarının
mantık içinde açıklanamayışı aklın ve
onun kurduğu düzenin egemenliğine başkaldıran Luke’un genel karakterini
oluşturuyor. Luke’u mahkumlar arasında çekici kılan da bu, her an mantık
sınırlarının dışına çıkabilme rahatlığıdır. Zaten ‘Cool hand’ lakabını da
elinde hiçbir şey olmamasına rağmen pokerde rest çekmesiyle karşısındakinin pes
etmesi sonucu kazanmıştır. “sometimes
nothing can be a real cool hand”
Luke’da yer yer mitolojik kahraman Sisifos’un
etkilerini de görüyoruz. Yumurta yeme sahnesinde Luke’un da kimsenin 50 yumurta
yiyemiyeceğini bilmesine rağmen böyle bir iddiaya girmesi Antik Yunanda
Tanrılar tarafından cezalandırılan ve bir kayayı tepeye çıkarmakla
görevlendirilen Sisifos’u hatırlatıyor. Sisifos kayayı tepeye her çıkarışında
kaya tekrar aşağıya iniyor. Sisifos her seferinde heyecan içinde inip kayayı
tekrar çıkarmaya çalışıyor. Camus ‘absürd’ düşüncesini de bizim için saçma ve
boşuna olan hayatın, Sisifos için bir yaşam kaynağına dönüşmesinin üzerine
kuruyor. “Yaşama nedeni denilen şey, aynı
zamanda çok güzel bir ölme nedenidir de.[6]”
Luke’un her seferinde yakalanmasına rağmen tekrardan kaçma girişiminde
bulunması, 2 yıl olan cezasının bu yüzden sürekli artması, Luke için yaşama
nedeni olan annesi, aynı zamanda onun
için bir ölme nedeni oluyor.
Filmde
ki sahnelere toplumsal, psikolojik, politik açıklamalar getirilmesi, bazı
sahnelerin birden çok anlamı taşıması bakımından filmin modern bir İncil
niteliği taşıdığını söylemek mümkündür. Zaten bazı sahnelerde Luke’un duruşunda
ki İsa benzerliği açık bir şekilde göze çarpıyor. Yumurta sahnesinin sonunda
Luke’un masada yatarken çarmığa gerilmiş İsa gibi durması vb. Luke için İsa’nın reankarne olmuş hali demek
yerine onun modernize olmuş hali demek daha doğru olur. İsa’nın zamanında en
büyük sorunsal kötülük ve nefretti ve İsa buna karşı iyilik ve bağışlayıcılıkla
özdeşleşmiştir. Oysa Luke’un çağının en büyük sorunu olarak kontrol, otorite,
baskı, akıl egemenliği görülmüş ve Luke bunlara karşı absürdle ve başkaldırıyla
özdeşleşmiş modern bir peygamber görünümündedir. Ayrıca İsa’nın şevkat dolu
tebessümünün yerini de Luke’un sinsilik dolu pis sırıtışı almıştır.
Luke’un
yönetimin baskı ve şiddetine dayanamayıp özür dilediği sahne ve ardından bir
itaat timsaline dönüştüğü sahnelerde mahkumların Luke’a karşı tepkileri ve
yüzlerinde ki hayal kırıklığını kafalarında oluşturdukları kurtarıcı
imgelemiyle açıklayabiliriz. Son kaçışın ardından Dragline’ın ne yapacağı
konusunda sürekli Luke’a sorular sorması, “şimdi ne yapacağız” diyen
Dragline’ın da Luke kurtarıcı olarak gördüğünü gösteriyor. Luke herkes kendi
yoluna gidecek deyince sıkıcı bir aile yaşamı olduğunu hatırlayan Dragline
kalan cezasını çekmek için teslim olmaya gider. Dragline’ın sonrasında Luke’un
hayatının korunması üzerine anlaşıp onun yerini söylemesi, bize İsa’ya ihanet
eden Judas’ı anımsatmıştır. Luke’un kliseden çıkarken hapishane müdürünün sık
kullandığı sözü alaycı bir gülümsemeyle söylemesi ve ardından klisede vurulması
modern İsa metaforunu tam olarak oturtmuştur. Dragline’ın anlık bir öfkeyle
Luke’u vuran, siyah gözlüğüyle film boyu gölgede durup gözlüğünü çıkarmayan,
devletin karanlık yönünü simgeleyen, adama saldırması, adamın gözlüğünü
düşürmesiyle gözlerinde görülen dehşet ve korku ve Dragline’a karşı koyamaması
iktidarın silahını düşürdüğünde aslında tamamen savunmasız kaldığını
gösteriyor. Ardından kameranın yavaşça yukarı doğru çıkmasıyla film bitiyor.
Son sahneye kadar özellikle oyuncuların yüzleri, mimikleri sinemada “anı
yaşamak” ve anlık tepkileri aktarmak için kullanılan yeni dışavurumcu film
tekniklerindendir.[7]
Sonuç
olarak Albert Camus’un Başkaldıran İnsan eserinin orijinal adı “l’homme
revolte”dir. Camus bu ismi seçerken insanlığın evrimsel sürecini açıklamada
kullanılan Latince ‘homo’yu göz önüne alıp ona bir atıfta bulunmuş ve
Başkaldıran İnsanı, insanlığın evriminin bir üst süreci olarak tasarlamıştır.
Cool Hand Luke filminde ise Luke, duruşu, tavrı ve tepkileriyle bu üst sürecin
bir peygamberi gibi sembolleştirilmiştir. Dragline’ın daha sonra çocuklarını
Luke’u anlatması, onu anlatırken kullanılan mübalağa, Luke’un
efsaneleştirildiğini ve felsefesinin bu efsane üzerinden aktarılıp, yayıldığını
gösteriyor. Luke’un tavrından taviz vermemesi, kararlılığı Luke için
başkaldırmanın bir değer yargısı durumunda olduğunu gösteriyor. Hatta uğruna
ölünen bir değer. Bu açıdan Luke’un kendi varoluşunu bu değere adadığını
söylüyebiliriz. Camus “(absürdü)
garipliği kavramış bir düşüncenin ilk ilerlemesi bu garipliği bütün insanlarla
paylaştığını ve dolayısıyla acı çektiğini anlamaktır. Bir tek insanın çektiği
dert ortak salgın olur.[8]
Yani Luke absürdü kavrarken ve
benimserken aynı zamanda tüm varoluşun acısını üstlenmiş olur, bu acı İsa’nın
tüm insanlığın günahının acısını çekmesi gibidir. Bunu da ancak yayarak tüm
insanlığın ortak salgınına dönüştürebileceğini yani kendi takipçierini değil
ancak yeni modern İsa’lara yol açabileceğini söylüyor. “
1968
yılında patlayan gençlik hareketi ve hareketin bu kadar hızlı bir şekilde geniş
kitlelere yayılması büyük umutlar doğurmuştu. Her ülkenin kendi iç dinamikleri
doğrultusunda yayılan hareket sonrasında benimsenen ortak kültürel değerlerle
evrensel bir nitelik kazanmıştı.
Sartre’ın
Bulantı’sı Camus’un Yabancı’sı Willem Reich’in Dinle Küçük Adam’ı Herman Hesse’nin Bozkırkurdu gibi varoluşçu yazarların
eserleri kendine yabancılaşan gençler için çıkış noktası olup onları bir
arayışa sürüklerken bu ruhsal arayışı LSD gibi yeni keşfedilen uyuşturucularla
tatmin ederek hayatlarını anlık zevklerin üzerine kurmuşlardır. Bu açıdan
hareket bir öz oluşturma arayışından çıkıp hiçliği benimsemeye dönüşmüş ve
nihilist bir karaktere bürünmüştür. Hatta çoğu uzak doğu mistisizmine yönelmiş
ve inanç ve değerler karşıtlığı olarak doğan hareket zamanla kendi değerleri
etrafında inanç fanatizmine dönüşmüştür.
Bu noktada Luke (varoluşçuluk) için bir nevi Musa’nın trajedisi yaşanmış
diyebiliriz. Hareketin etkisini
kaybetmesi de yükselişi gibi hızlı olmuştur.
Zincirlerinden sıyrılan insanlar Luke'un hapishaneden kaçışı gibi ne
yapacağını bilemeyip tekrardan sisteme dahil olmuşlardır.
Diğer
taraftan hareketin dinamiğini oluşturan ve ona şekil veren Beat kuşağı
yazarları ise dönemin öne çıkan isimleriydi. Gençler arasında Allen
Gingsberg’in şiirleri okunup bireyin kendi otantik özünü bulması için aklın
sınırlarına çıkmak vurgulanırken, Jack Keruoac’ın Yolda kitabının etkisiyle beş
parasız, otostopla ya da trenle uzun seyahatlere çıkılan politikadan uzak,
yolculuğun ruhani boyutunun vurgulandığı bir yaşam tarzı benimseniyordu. Seyahatleri
ve deliliği yücelten bu genç ‘Erasmuslar’ savundukları değerler etrafında
kurdukları yaşam şekliyle aslında varoluşçuluğun çelişkisinden uzak, kendi
içinde tutarlı bir hareketi oluşturuyorlardı.
“Hippie, bippie, vippie, yippie, yippie.”
Dönemin
Hippie’lerinden Abbie Hoffman ve
arkadaşları ise dönemin depolitize olmuş hippilerine Vietnam savaşının
toplumsal barışın önünde oluşturduğu engeli vurgulayıp, harekete savaş karşıtı
bir nitelik kazandırmak istemişlerdi. Depolitize olmanın hippiliğin karakteristik
özelliği olduğunu bilen Hoffman ve arkadaşları oluşturulan savaş karşıtı
harekete “Yippie” diye ‘dahice’ bir ad vererek yeni bir hareket başlatmaya
girişmişlerdir.
2007 yılında gerçek olaylara dayalı bir
animasyon belgesel olarak çekilen ‘Chicago 10’ filmi özellikle Hoffman ve
arkadaşlarının çıkan olayların sorumlusu olarak
yargılanmaları ve mahkeme sürecinde Hoffman ve arkadaşlarının mahkemenin
otoritesini yadsıdığı ve onu alaya aldığı olaylar anlatılıyor.
Gerek
gösteriler sırasında gerekse mahkeme sürecinde yaşanan olaylarla Türkiye’de
‘Gezi Parkı’ eylemleri sırasında yaşanan olaylar arasında önemli benzerlikler
kurmak mümkün. Chicago’da bir festival düzenleme fikriyle harekete geçen Yippie
gençliği, valinin karşı çıkması sonucu parkı işgal etmeye (kamulaştırmaya)
girişmişlerdir. Polisin göstericileri dağıtma çabası gençlerin alaycı ve
umursamaz tavrı karşısında başarız olmuş. Daha sonra Parkı ani yapılan bir gece
baskını ve yoğun gaz saldırısıyla boşaltabilmişlerdir. Polisin sert müdahalesi
sonrası hareketin masumuyeti halk arasında daha da ilgi çekmesini ve destek
bulmasını sağlamıştır. Mahkemede yaşananlar ise hareketin iyice yayılmasını
sağlamıştır. Hatta mahkemenin sonunda Hoffman hakime “kısa sürede bu kadar
insanı radikalleştirdiği için teşekkür edip,
ülkenin en büyük yippiesinin o olduğunu söylemiştir.
Hareketin
Gezi Parkı gösterileriyle en çok benzerlik gösterdiği nokta park işgali,
gösterinin barışçıl niteliği ve polis şiddeti dışında kullanılan, devlet
otoritesini ve onun kurumlarını yadsıyan mizahi üsluptur. Otoriteye karşı
mizahın etkisinden Cool Hand Luke filminde bahsetmiştik. Aynı mizahı üslup
mahkeme sürecinde de sürdürülmüştür. Ciddiyeti ve saygınlığıyla kutsanan
mahkeme salonunu ve hakimleri bir tiyatronun dekoru ve oyuncularına
dönüştürmüştür. Başlangıçta 8 kişinin yargılandığı davada Amerikan Siyah Panter
hareketinin önderlerinden Seagle’ın avukatını reddedip Amerikan yasalarına
dayanarak kendi savunmasını yapmak istemesi ve gelişen olaylar sonucu Seagle’ın
davasının ayrı görülmesş sebebiyle Şikago Yedilisi olarak bilinmiştir. Ama grup
Seagle ile birlikte, mahkeme süresince mahkemeden yana tavır sergileyen,
Hoffman’ın ‘domuz’ diye nitelediği avukatlarında
hüküm giymesiyle “Chicago 10”
denilmiştir.
Mahkemede
Seagle’ın kendi savunmasını yapma ısrarı ve Amerikan siyah hareketinin Yippie
hareketine bakışı Türkiye’de ‘ana dilde eğitim ve ana dilde savunma hakkı’
isteyen Kürt hareketinin Gezi sürecine şüpheli yaklaşımıyla benzerdir. Türkiye
de özellikle 80’ darbesinden sonra toplumsal hareket yoğun işkencelerle
sindirilmiş, yalnızca sol görüşlü insanlar değil Kürtçe konuşanlar da hapse
atılmış, uygulanan insanlık dışı işkenceler ve aşağılama yöntemleriyle
kimliklerini zedeleyip Türkleştirilmeye çalışılmışlardır. Neo-liberal
politikalara geçişi sağlayan“24 Ocak Kararları” hızla uygulamaya konulurken,
hazırlanan darbe anayasasıyla yoğun bir birlik, beraberlik, millet, Türklük
vurgusu yapılarak darbe dönemi uygulamalar daha sonra da devam etmiştir.
Uygulanan sert yöntemler dağa çıkan Kürt sayısını artırıp onları daha da
radikalleştirirken, darbenin üzerinden bir silindir gibi geçip sildiği Türk
solunda Kürtlere destek olan küçük bir azınlık ise terörist, hain gibi
damgalarla hapse atılmış ya da dışlanmıştır. Doğuda artan çatışmalar batıda
Kürt karşıtı söylemi güçlendirmiş ve oraya göç etmek zorunda bırakılan Kürtlere
ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmesine yol açmış. İzlenen kutuplaştırma
politikaları aynı coğrafya içinde yıllardır yaşayan iki halkı bir birine yabancılaştırmıştır.
Gezi
sürecinde şüpheli duruşta, Amerikan Siyah hareketinin Hippie hareketine bakışı
da hareketin burjuva nitelikli olduğu düşüncesinden kaynaklanıyor. Ancak gerek
Yippie hareketi gerekse Gezi hareketi Siyahlara ve Kürtlere karşı oluşan
önyargıyı kırmada etkili olmuştur. Özellikle gösteriler sırasında ki polisin
sert müdahaleleri iki halkın empati kurabilmesini sağlamıştır.
“Şavata’dan
Hakkâri’ye yol bilmezem
Gurban
olam, çaresi ne, hooy babooov?/
Bebek
yanir, bebek hasda, bebek ataş içinde
Ben
fakiro, Ben hakiro
Dohdor ilaç, çarşı bazar tam-takiro
Gurban
olam bu ne işdir hooy babooov!
Çoçiğ
ağliir, çoçiğ öliir, geçit vermiy Zap
Suyu
Parasizo, Çaresizo
Ben
halsizo, ben dilsizo, şeher uzah, yolsizo
Bu
ne haldır, bu ne iştir hooy babooov!
Gara
dağda gar altında ufağ ufağ mezerler/
Yeddi
ceset hetim hetim Zap Suyu’nda yüzerler
Hökümata
arz eylesem azarlar...”
Devrimci
Gençlik Köprüsü 80’ öncesinde Türklerin Kürtlere ve Kürt hareketine bakışını
kavramak açısından önemli bir film. Günümüzde 3. Köprü tartışmaları etrafında
inşaatına başlanırken, bundan 40 yıl önce Boğaz Köprüsü tartışmalarının olduğu
dönemi Türkiye’sini anlatıyor film. Köprünün ileriye dönük yaratacağı katliam ve
doğacak yeni köprü ve yol ihtiyacının kapitalist niteliğine vurgulayan gençler,
o dönem Hakkari’de yerel bir gazetenin
Şavata köylülerinin Zap suyunu telle geçtiğini haber yapması özellikle
sol çevrelerde tartışma yaratmıştı. Fatma Girik’in başrollerinde oynadığı zap
suyunu telle geçmeye çalışan hamile bir kadını konu alan film geniş bir
tartışma yaratmış ve gençler “Boğaza değil, Zap’a köprü” isteği etrafında
yoğunlaşmıştı.
Daha
sonra akademik çevrelerde Zap suyuna köprü yapmak için küçük çaplı bir kampanya
düzenlenmiş ve Abdi İpekçi’nin de kampanyaya gazetesi Milliyet’te yayınlayıp
desteklemesiyle gereken malzeme kısa sürede temin edilmiş ve köprü inşaatına
başlanmıştır. Film anı tarzı anlatımıyla o döneme ait görüntüler ve günümüzde
yapılan röportajlardan oluşuyor. Bölgeye giden öğrencilerin yaşadığı
deneyimlerle bölgede ki kürt halkının deneyimleri bir arada güzel bir üslupla
anlatılmış. Bölgede ulus bilincinin oluşmasına engel olmak amacıyla yıllardır
korunan feodal düzen ilgi çekici ve komik örneklerle anlatıldığını görüyoruz.
Belgeselin sonunda köprünün inşaatında Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Mahir
Çayan’ın çalıştığı gibi efsanelerle köprünün kutsanmasından da halen sürmekte
olan feodalitenin izlerini görmek mümkündür.
“Equality is not a privilage”
1968
Hareketinin yeni toplumsal hareketlerin Dünya’da zirve yaptığı bir dönem
olmuştu. Hareketin pasifist, çevreci, savaş karşıtı, ırk eşitlikçi gibi
özelliklerine cinsiyet eşitlikçi kadın hareketi de dahil oluyor.
Made
in Dagenham filmi son dönem çekilen 70’ler İngiltere’sini anlatan gerçek
hikayeden uyarlanmştır.
Eşit
ücret yasasının çıkışını gerçek bir hikayeden uyarlayarak abartıya kaçmadan
etkili ve eğlenceli bir dille anlatıyor. Dagenham’da bir araba fabrikasında
dokuma bölümünde çalışan kadınların vasıfsız işçi statüsünden yarı vasıflı işçi
statüsüne geçmek için fabrika ve sendikayla yapılan görüşmeden sonuç alınaması
üzerine 1 günlük grev kararı almasıyla başlıyor. Grevin o zamana kadar yapılan
ilk kadın grevi olması kadınları heyecanlandırsa da grev beklenen etkiyi
görmemiştir. Ertesi gün gönderilen uyarı
mektubunda kullanılan sert ve maskülen dil kadınları eşit hak talebiyle
süresiz greve çıkma kararı almalarıyla bir hareketten çok bir başkaldırıya dönüşüyor.
Filmin
öne çıkan önemli bir noktası ise kadın işçilerin feminen karakterinden taviz
vermemeleri ve karşılaştıkları sorunları kadın dayanışmasıyla aşmalarıdır. Öyle
ki hareketin önderliğini üstlenen Rita dahi kararlı duruşuna rağmen feminen
karakterinden taviz vermemesi ve erkek örgütlenmesinde görülen otorite ve
hiyerarşik ilişkiler hareketin tam bir sınıf ve dayanışma bilincine ulaştığını
gösteriyor. Firmanın diğer fabrikalarında çalışan kadınlarının da greve
katılmasıyla emeği vasıfsız olarak nitelenen kadınların firmanın üretimini durdurmaları
önemli bir başarıdır. Sosyal güvence talebiyle yarı vasıflı statü isteğiyle
başlayan hareket eşit hak talebine dönüşmüş ve ekonomik ve siyasi alanda krize
yol açmıştır. Film gerilen bu siyasi ortamı anlatırken aynı zamanda dönemin
çalışan kadının yaşam şartlarını ve kadını bastıran toplumsal normarı,
kurumları kadın-erkek ilişkileri ve kadınların birbirleriyle olan ilişkileri
üzerinden etkileyici ve eğlenceli bir mizahi tarzda anlatıyor.
Grevin
uzamasıyla birlikte yaşam şartlarının zorlaşması, yaşanan ailevi çatışmalar ve
karşılaşılan sorunlar, üretimi durduran kadınlara erkeklerin tepkileri ve
kadınların bu sorunlara kolektif bir duruşla üstesinden gelme becerileri
anlatılırken vahşi kapitalizm, sendika ağalığı ve erkek iki yüzlülüğü de açık bir
dille eleştiriliyor. Erkeklerden bahsederken, harekete sonuna kadar destek olan
ve Rita’ya yarı vasıflı değilde eşit hak, eşit ücret talebi konusunda ilham
veren ve hareket süresince kendini sürekli geri planda tutan Albert’e ayrı bir
parantez açmak gerekiyor.
Diğer
bir nokta ise filmde “kötü” kadın karakterinin olmaması ve her karakterin
yaptığı tercihleri kendi iç dinamiği doğrultusunda yapması, kadınlar arasında
öne çıkan ya da arka plana itelen karakterlerin olmaması filmin önemli
özelliklerinden biriydi. Fabrika müdürünün karısının Rita’ya onu yürekten
desteklediğini söylemesi, hatta Rita’nın, Bakan Castle ile görüşmeye giderken
onun kırmızı elbisesini giymesi,
ardından Rita’nın Bakanla görüşmeden çıkarken kıyafetler konusunda
yaptığı sohbet kadınların feminen kimliklerini koruması ve bu kimliklerini
erkek egemen yapıya karşı verdiği mücadelenin güzel bir dayanışma örneğini
yansıtıyordu.
Verilen
mücadele çıkarılan eşit hak yasasıyla başarıya ulaşıyor. Ancak ilerleyen
yıllarda Orwell’in 1984’üne yaklaşırken artan grevler ve yüksek oranlı iş günü
kayıpları, politik ve ekonomik tıkanmalara yol açıyordu. Keynezyen
liberalizminin içinde bulunduğu bu krizlere karşı neo-liberal politikaları
yaygınlaştıracak olan yeni sağ siyasetin öne çıkan ismi Margaret Thatcher’dı.
Thatcher devletin ekonomik alandan çekilip siyasi alanda daha belirgin olacağı
politikaları uygulayacak ve Reagen’la birlikte neo-liberal politikaların
dünyada yayılmasında baş rolü oynuyacaktı. Dönemin sosyal, siyasal ve ekonomik
haklarına en geniş biçimde yer veren İngiltere’de dahi Margaret Thatcher 80’ler
boyunca baskıcı politikalarını artırarak sürdürdü. İngiltere’nin ilk ve tek
kadın başbakanı olan Thatcher aynı zamanda uyguladığı neo-liberal poltikalarla
İngiltere tarihinin en otoriter başbakanlarından biridir.
İlk
izlediğimiz V for Vendetta filmi 1980’lerde Alan Moore ve David Lloyd'un
çizdiği aynı adlı çizgi filmden uyarlanmıştır. Çizgi romanda Alan Moore M.
Thatcher dönemi İngiltere’sini Nazi dönemi Almanya’sının benzer ad ve yapılarıyla
Orwell’in 1984 romanı gibi 2020’lerde geçen bir disütopya içinde süper kahraman
hikayesi anlatır. Ancak bu süper kahraman alışılmışın dışında otoriteye ve
baskıya karşı mücadele eden ve toplumsal hareketi de bu mücadeleye dahil eden
bir süper kahramandır.
Çizgi
romanında çok daha geniş bir altyapısı olan hikayenin belki de %50'lik kısmı
filme yansıtılabilmiş diyebiliriz. Çizgi
romanda terör eylemleri düzenleyen bir anarşist olan V, filmde intikam için hayatını adıyan romantik
bir kahramana dönüşmüştür. Bunda reyting kaygısının dışında senaristler
hikayeyi 2 saatlik zaman dilimine sığdırabilmek için daha basit, kısa ve öz anlatmayı seçmişler diyebiliriz.
“Remember, remember, the Fifth of
November”
Film
İngiltere'de 1605 de parlamento binasını
havaya uçurmaya çalışan Guy Fawkes'un arkadaşının ihbar etmesi sonucu yakalanması ve ardından
idam edilmesini çıkış noktası olarak alır ve son 20 yılını 400 yıllık bu yarım
kalmış işi tamamlamaya adayan maskeli
bir yeraltı kahramanını anlatıyor. Film
gelecekteki İngiltere'de geçiyor. Terör, savaş ve bir virüsün pandemim halinde
tüm ülkeyi vurmasıyla kaybedilen 100 bin insanın akabinde felaketin ortasında
kalmış insanlar, bütün halkların yapabileceği bir şeyi yapıyorlar: güvenlik
arıyorlar. Korku ve paniğe kapılan insanlar çaresiz ona en çok güvenlik
sağlayana yani Hobbes'un Leviathan'ına
otoriteyi devrediyorlar. General Sutler ihtiyac duyulan birlik ve beraberliği
sağlarken aynı zamanda etkili bir polis teşkilatı kurarak ve medya kontrolünü
elinde bulundurarak ülkede Nazi Almanya'sını çağrıştıran bir atmosfer
oluşturmuştur.
V
şiddetin iyi amaçlar için de kullanılabileceğini düşünen ve terör eylemleri
düzenleyen bir kahramandır. Geçmişte
Larkhill toplama kampında yapılan deneylerde beklenmeyen bir kaza sonucu
insanüstü bir hızı, çevikliği, zekası ve gücü olmuştur. Hedefinde şehrin
sembolü olmuş yerler vardır. Yıkımı, patlamayı görsel ve müzikal bir şölen olarak
gören V yaptığı işe sanatsal bir boyut katmıştır. Sanatın algıları yıkan işlevini sistemle
özdeşleşmiş yapılara yöneltmiştir. “Bina
nasıl bir sembolse, onu yıkma eylemi de bir semboldür. Sembollere anlam
kazandıran insanlardır. Tek başlarına semboller anlamsızdır ama yeteri kadar
insanla bir binayı havaya uçurmak dünyayı değiştirebilir.” Nihai amacı ise
5 Kasım günü meclis binasını yıkıp gücü tekrar sahibine yani halka devretme
peşindedir.
O
zamana kadar ki sürede de, geçmişte Larkhill'de (toplama kampında) yaşadıklarının intikamını almak için kampla bağlantısı bulunanları öldürüp, intikamını almak peşindedir. Kampta görevli
insanların, patlama sonrasında yüksek
mevkilere yükselmesinden sistemin yozlaşmışlığını anlayabiliyoruz. Filmin ilerleyen dakikalarında Shutler'i
iktidara getiren etkenlerde kampta yapılan deneylerin bağlantısı olduğunu virüs
salgının kasıtlı düzenlendiğini görüyoruz.
Bu açıdan V meclis binasını yıkarak, 1605 yılında Guy Fawkes'ın yarım bıraktığı
işi tamamlarken aynı zamanda Larkhill'de kendine yapılanların da
intikamını almış olacaktı. Bir ofis çalışanı olan Evy'le yaşadıkları ve onu
korkularıyla yüzleştirmek ve özgürleştirmek için kullandığı yöntemler
tartışmaya açıktır. Ancak düşüncenin içine hapsolduğu kafesten çıkarmak
amacıyla kullanılan yöntemler bazen felsefeyle,
sorgulamayla olurken bazen beyin kimyasına zarar veren bir uyuşturucla
olabiliyor bazen de filmde V'nin yaptığı gibi yaşatılan bir travmayla
oluyor. Aslında hepsinde yaşanan şey bir
bakıma travmadır diyebiliriz,
doğrularımızı sorguluyoruz ve bunları yeniden oluşturuyoruz.
İlk
anlattığım Cool Hand Luke filminde Luke sadece kendi varoluşsal sorununu çözmek
ve sistemden uzaklaşmak istiyordu, hiçbir şekilde kahramanlığa ve insanlara bir
umut olmaya çalışmıyordu. V ise, insanlara bir umut vermeyi düşünürken, aynı
zamanda bir de anti-kahraman profili çiziyor. Guy Fawkes’un eyleminden ilham
alıyor, insanları kölelikten kurtarmak, özgürlüklerinin önünü açmak ve onlara
bir ümit vermek istiyor. Baş karakterlerinin bu özelliği iki filmin arasındaki
en keskin ayrım aslında.
Son
sahnede tüm halkın aynı maske ve kostümle meydana çıkmalarını da bir çok açıdan
yorumlayabiliriz. Öncelikle bu hareket V'yi korumak için yapılan bir "Kara
Murat benim!" davranışından çok
kurulan güvenlik kameraları, izleme sistemleri içinde kimliklerini gizleme
ihtiyacı içinde kullanılmış bir yöntemdir.
Meclis binasının yıkımından sonra insanların maskelerini çıkarmaları da
sistemin çöküşüyle artık kimliklerini gizleme ihtiyacı duymadıklarını
gösteriyor. Aynı yöntem "Kara Blok"[9]
taktiği altında 80'lerde Almanya'da otonom hareketlerde ve 1999'da ilk kez
Küresel kapitalizm karşıtı eylemlerde kullanılmaya başlanmıştır. Kara Blokta
amaç farklı renk, ırk, cinsiyetteki insanların siyah giysiler içinde
kendilerini kimliksizleştirerek ve ortak
harelet ederek güvenlik birimlerini zor durumda bırakmaktır. 2007'den beri de
Yunanistan'da ki eylemlerde anarşistler arasında kullanılmaktadır.
Ayrıca V'nin "Bu maskenin ardında etten
fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var, ve fikirlere kurşun
işlemez!" sözü ve Evy'nin V
öldükten sonra müffettişin "Kimdi bu
adam?" sorusuna "Edmond Dantes’di. Ve babamdı. Ve annemdi.
Kardeşimdi. Arkadaşımdı. Sendi… Ve bendi. Hepimizdi." demesi,
V'nin bir kişi ya da bir kimlikten
çok bir düşüncenin simgesi olduğu mesajını veriyor. İnsanların V kostümleriyle meydanlara çıkması
da V'yi başkaldırıyla özdeşleştirdikleri ve başkaldırıyı da kendilerinden üstün
bir değer kıldıkları klasikleşmiş bir "I'm Spartacus!"[10]
sahnesidir. Bu simgenin de dünyanın
birçok yerinde maskesiyle sisteme başkaldırılan eylemlerle
özdeşleşmesi, tüm insanlığın ortak
simgesine haline dönüştüğünü gösteriyor.
"Gündelik acımızda
başkaldırma, düşünce düzeyinde, ‘cogito’nun gördüğü işi görür. İlk kesinliktir.
Ama bu kesinlik bireyi yalnızlığından çekip alır. İlk değeri bütün insanlar
üzerine kuran bir ortak noktadır. Başkaldırıyorum öyleyse varız.”[11]
Bibliyografya
[1] Joachim
Ritter, Varoluş Felsefesi, çev. Hüseyin Batuhan, 1954, s.
4-10.
[2]
Franz Kafka, Milenaya mektuplar,
[3]
Franz Kafka, Milenaya mektuplar
[4]
Michael Ryan & Douglas Kellner,
Politik Kamera, s. 46
[5]
Albert Camus, Başkaldıran İnsan, s, 15
[6]
Albert Camus, Sisifos Söyleni, s, 16
[7]
Michael Ryan & Douglas Kellner, Politik Kamera, s, 47
[8]
Albert Camus, Başkaldıran İnsan,
[9]
Kara Blok,
http://www.ainfos.ca/03/aug/ainfos00243.html
[10] Spartacus, 1960
[11] Albert Camus,
Başkaldıran İnsan, s,25
Yorumlar
Yorum Gönder